Kullandığımız bazı kelimeler ister istemez eskiyor ve gündelik hayatın normal gidişatı içinde yerlerini yeni ve günün ihtiyacını daha iyi karşılayan kelimeler alıyor. Ancak zannediyorum bizde bu türden geçişler biraz da siyasi etkilerin sonucu olageldi.
Türk Dil Kurultayından sonra, hazırlanmış mükemmel bir çalışma programı olduğu halde, Türk Dili Kurumunda bu işleri yürütecek bir bilim kadrosu bulunmadığı için çalışmalar ve başlatılan “dil seferberliği” yurdun her köşesindeki gönüllü aydınlarca yürütülüyordu. Tarama yolu ile elde edilen dil malzemesi, 1934 yılında 2 cilt halinde Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi adıyla yayımlanmıştır. Ancak, bu yolun doğurduğu aksaklığın dil gerçeğine ters düşerek, dili bir çıkmaza doğru sürüklediğini gören ve Arapça-Farsça kelime ve terimlerin terkedilmesindeki aşırılıkların yarattığı tahribatı farkeden Atatürk, tavsiyecilik yönündeki denemelerin önünü kesmiş, bu yoldaki görüşünü Falih Rıfkı Atay’a, “Türkçe’nin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır! Biz daha önce kurtarmaya bakalım.” sözleri ile açıklamıştır. Atatürk dilde yapılan yenileşme çalışmaları konusundaki görüşlerini de Komisyon Başkanı Falih Rıfkı’ya şu sözlerle açıklamıştır: “Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lûgatten ibaret. Bu tarama dergileri cep klavuzları ile bu dil işi yürümez Falih Bey; biz Osmanlıcadan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.” (1)
Tercüme ve çeviri kelimeleri arasındaki geçiş ve yer-değiştirme, aslında yumuşak ve akıllıca geçişlerden biri olarak görülebilir. Zira geldiğimiz noktada, Arapça terceme kelimesinden dilimize geçen tercüme kelimesi bir anakronizma potasının içine düşmüş ve şaşaalı günlerini kaybetmiş görünmektedir. Kişisel olarak tercüme bürosu veya tercüme sektörü gibi ifadeler kullanırken tercüme kelimesini, yapılan işi anlatırken çeviri kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Çeviri bürosu veya çeviri sektörü demek bana henüz oturmamış gibi geliyor. Aynı şekilde, “Ne yapıyorsun?” sorusunu “Tercüme yapıyorum.” diye cevaplamak da tuhaf geliyor bana. Başlığı da zaten sırf bu yüzden yukarıdaki gibi belirledim: Tercüme Bürosunda Çeviri Yapmak!
Akademide bir bölüm adı olarak Mütercim Tercümanlık adı çok janjanlı -ve garip bir şekilde çok çekici- duruyor olsa da, sokakta kimse “Mütercimim.” demiyor sanırım. Sektörde genel kabul gören kelime tercüman, bazen de çevirmen. “Tercümanlık yapıyorum.” dediğim zaman keyif bile aldığım söylenebilir. Kimseye, “Çevirmenlik yapıyorum.” demem genelde ancak desem de pek büyük bir tatmin duygusu yaratmaz bende. Yazılı çeviri yapanları ifade etmek için kullanılan mütercim kelimesi bölüm adı olmak dışında dilden düşmüş sayılabilir. Tıpkı Çeviribilim kelimesinin -yaptığım işin sanat olduğuna inansam da- çevirinin bilgisayarlı geleceğine yön vermek bakımından uygun bir terim olduğunu düşündüğüm gibi, mütercim kelimesinin de bölüm adı olarak kalmasında bir sakınca görmüyorum.
İngilizce’de tercüman için interpreter, mütercim için ise translator kullanılıyor. Ben her ikisi için de çevirmen yerine tercüman kelimesini kullanmayı seviyorum. Yaptığımız işin soyut, elle tutulmaz ve çoğu zaman bir mesleki tatmin duygusu yaratmayan yanı düşünüldüğünde, sokakta “Tercümanım.” demek beni daha tatmin ediyor; öyle dediğimde kendi adıma daha çok mesleki tatmin duygusu yaşıyorum. “Çevirmenim.” demek biraz hafif kalıyor yaptığımız işi anlatmak için. Yine de sektör içinden kişilerle konuşurken kullanılan “Kitap çevirmeniyim.” cümlesi bana çok masum, kulağıma da hayli şirin gelmiştir. “Kitap mütercimiyim.” demek ciddi şekilde anakronistik bir durum olurdu.
Buradan hareketle, bazen basında karşılaştığım “Çeviri Günleri” gibi ifadeler hoşluk yaratıyor bende. Sanki çeviri işi amatör ve hobi-amaçlı bir uğraşmış gibi bir izlenim uyandırıyor içimde. Ancak tercüme dendiğinde bir anda işin içine yemin, resmi evrak, devlet, maliye, para vs. giriyor gibi. Belki bu yüzden, DVD çevirisi veya altyazı çevirisi gibi ifadelerde, kulağa hoş gelen çeviri kelimesini görmek ruhumu okşuyor diyebilirim.
Yapılan işin altına imzanızın atılacağı, yemin kaşenizin basılacağı zaman devreye giriyor tercüme kelimesi daha çok. Yeminli Tercüman dendiğinde avukat, doktor, mühendis ifadelerini duyduğum kadar seviniyorum, çünkü mesleğe bir resmiyet ve itibar kazandırdığını görüyorum. Bazen müşterilerin ısrarla ve tekrar tekrar “Yeminli misiniz?” diye soruşlarındaki heyecanda hissediyorum o mesleki saygınlığı. Aksi halde, sadece çevirmen olarak kalırsak, zannediyorum bizi pek ka’ale alan olmayacak. Andlı çevirmen, yeminli çevirmen ifadeleri nasıl duruyor peki? Iııh!
Türkiye Konferans Tercümanları Derneği adını çok oturaklı bulmuşumdur. Bunun yerine, Türkiye Konferans Çevirmenleri Derneği denseydi, hem mütercim-tercüman kelimelerinin anlamları bakımından hem de tercüman kelimesinin ağırlığı bakımından yetersiz kalırdı. Konferans tercümanlığı yapanların kendilerine konferans çevirmeni denmesini hoş karşılayacaklarını da sanmam. Aynı şekilde bence Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği adı da cuk diye yerine oturuyor ve gayet olumlu, resmi ve mesleki bir hava estiriyor. Kitap Mütercimleri Meslek Birliği denseydi, çok uygunsuz ve zaman-dışı olurdu. Çeviri Derneği ve Çeviri İşletmeleri Derneği gibi dernek adları da kulağa hoş gelmekle birlikle ihtiyaç duyulan resmiyet duygusunu yansıttıklarını düşünmüyorum. Sırf işin resmiyet ve ciddiyet tarafına vurgu yapmak ve mesleğimizin daha çok ka’ale alınmasını sağlamak için Yeminli Tercümanlar Birliği kurma fikrimi yakın bir gelecekte hayata geçirmeyi planlıyorum.
Bana öyle geliyor ki, Batı cenahta ciddi bir teknik ve bilimsel birikimi olan bir Batı Dünyası, Doğu cenahta da mistik ve felsefi geçmişi ağırlıklı olan bir Doğu Dünyası olduğu sürece dilimizdeki gidiş gelişler tıpkı Dolar ve Avro kurlarındaki oynamalar gibi hep devam edecek. Geçen senelerden birinde Alanya kalesinde bulunan tarihi eserlerle ilgili bir bilimsel makale çevirisi yaptığımı anımsıyorum. Yazının başlığını ve içeriğini çok hatırlamasam da, yazıda Alanya kalesi civarında 1500’lü yıllardan kalma İtalyan sikkelerinin bolca bulunduğunun ve bunun da o dönemlerde bugünün Dolar ve Avro para birimleri yerine İtalyan parasının revaçta olduğunu (bizim de bir miktar yabancı hayranı olduğumuzu) gösterdiğinin anlatıldığını iyi hatırlıyorum. İster hayran ister düşman olalım, tıpkı gündelik hayatımıza sosyal çevremizin etkisi gibi, lisan dünyamıza da başka milletler belli tarihlerde ister istemez girip çıkmıştır. Çok yazan-çizen bir millet olmadığımız herkesin malumuyken, kelimelere takılıp kalmamız ve bazı kelimelerde diretmemiz bana çok siyasi geliyor. Siyasileşmiş hiçbir şeyden hiçbir zaman tat almadığım gibi, dil sorunlarımızın da dil bilgileri kısıtlı siyasiler (bazen de toplum mühendisleri) tarafından değil, ancak Tolstoy gibi yazar ve romancılar, Shakespeare gibi kelime mucitleri ve dil cambazları yetiştirdiğimiz zaman çözülebileceğini, hele hele hiç yazmayan, kalemi eline almayan tercüman-çevirmen tayfasıyla sorunlarımızın hiçbir zaman çözüme kavuşmayacağını düşünüyorum.
Sonuç: İster tercüme diyelim ister çeviri sözcüğünü kullanalım, yaptığımız işi layıkıyla yaptığımız sürece mesleğimize ve ismimize bir halel gelmeyecek, bu meslek de ama eski ama yeni kelimelerle hayatiyetini bugün muhtaç olduğu ama hak ettiği saygınlıkla sürdürecektir.
Düşünen ve Yazan: Abdullah Erol